Hrant İçin, Adalet İçin…

sound of noise

2010 Cannes Altın Ray–Genç Eleştirmenler Ödülü
2010 Austin Fantastic Fest. En İyi Film (Fantastik)
2010 Sitges Mansiyon
2010 Varşova Özgür Ruh Ödülü
Polis memuru Amadeus Warnebring sonunda çılgınlığın pençesine mi düşmüştür, yoksa dünyanın geri kalanı kesin olarak delirmiş midir? Warnebring kariyerinin en zor vakasıyla, müzikal bir soruşturmayla karşı karşıyadır: Şehri orkestra olarak kullanan ve müzikal bir kıyamet “çalan” altı eylemci davulcudan oluşan, ele avuca sığmaz bir çete. Bu vaka müzikten nefret eden kahramanımız için bir işkencedir; ancak son görevi kardeşinin konserini bu ses teröristlerinden kurtarmak olacaktır. Aşk, delilik ve gürültülü davullarla ilgili, kahkahalarla dolu, yaratıcı bir kentsel durum komedisi…

günümüz müziğine anarşik bir bakış. aşağıdaki linkten filmi izleyebilirsiniz!

Sound of Noise

yoksa

sıkkınlıktan mı yoksa sıkılttırılmaktan mı bu haller?
kapatılmalı mı yoksa rehabilite edip topluma yeniden mi kazandırılmalı?
çalıştırılmalı mı yoksa tembel ilan edilip terk mi edilmeli?
yokluk mu yoksa hiçlik mi?
varlığın acısı mı yoksa yokluğun sancısı mı?
az mı yoksa çok mu?
güçlü mü yoksa ezik mi?
kaygı mı yoksa tavır mı?
iki ters bir düz mü yoksa düzlükte hep ters mi?
gerçek mi yoksa gelecek mi?
asabilik mi, tükenmişlik mi yoksaa tüketilmişlik mi?
yoksa gerçekten boşlukta bomboş mu?

end:civ

su hayattır ya hayat su mudur?

musluğumuzu geri verin!

işbirliğine dayalı tüketim

http://www.ted.com/talks/lang/tur/rachel_botsman_the_case_for_collaborative_consumption.html

İnadına Barış….

Her türlü IRKsal faşizme inat….

İnadına barış, inadına kardeşlik….

YouTube Preview Image

Sistem Güncelleniyor! Lütfen Kazığı Çıkartmayınız!!!

Yeni yasa ile dava açmak için önce mahkeme masraflarını yatırman gerek. Başbakan her noktada aynı düşünüyor galiba “sigara içma kardeşim, alkolü az tüket! porche binme fiat’a bin!” sanki porche alabilene koyarmış gibi ÖTV. Doğalgazı az yak, onun yerine seviş 3 çocuk yap hem ısınırsın. Elektriği kullanma, senin  neyine. hem diziler ahlaksızlık kaynağı.(STV-Kanal 7 hariç tabi ki) Kitap alma, zaten AKP’ye oy veriyorsun. o sana ne lazımsa söyler.

sigarayı bıraktım ama en ucuz sigara 6 tl. olmuş diyorlar. marketler zam kesinleşsin diye satmıyorlarmış, bildiğin karaborsa. Tam Türk modeli. Sinekten yağ çıkarmak diye bir söz var, hakkını vermek gerek.

osskur altta ki yazısında haklı.(lan beraber içmedik mi?) haklılığı biraz umutsuzluğundan sanırım. umudu kaybetmek “boşvermişliği” getiriyor. herkeste bu var: “bişey olmaz, boşver” boşvermeyenler için öfke patlaması oluyor. alttaki yazısında ki osskur’un yazdıkları gibi… kaygı hissetmeyen bir halk bizim ki. umrunda değil. en çok kendi iş kolumuz öğretmenler. sözde hak hukuk adalet öğretiyoruz.ama “ötekileştirmenin” en çok yaşandığı kurumların başında geliyor. çünkü en alt yaştan başlıyoruz. bu bitli, çingene, kürt, aidat ödemiyor, fakir….. bir kitle bu kadar mı hareketsiz kütle olur????

diğer bir yazının konusu olmasını düşündüğüm için uzatmayacağım ama:” bir öğretmen nasıl savaştan yana tavır alır?” bilemiyorum……

 

 

soğan cücüğü solcucuklar ve mesane…

geçen haftasonu kesk ve disk’in envayi çeşit sol grupların eylemi için ankaradaydık. yılların devrimcilerinden yeni nesil devrimci ehlakla yetişmiş bireyler meydanda çay su sigara içtik, topluca fotoğraflar çektirdik. sonra birkaç bira içip tıpış tıpış evlerimize döndük. eskiyen sloganlar, harcanan trilyonlar, bayraklar, flamalar, pankartlar ve bir de sendika ağaları…
ellerinde mikrofon ruh çağırır gibi kalabalığa bağrınıyorlar ama nafile… herkes kendi halinde meydana bir uçtan girenler var diğer uçtan aynı oranda gidenler…
peki canım tc.mizin güzide solcularının hali ne olacak böyle. ahanda içki sigara zammı da yedi. sayın hükümet yetkilileri de içmeyin sağlıklıda oolursunuz diyip güzide solcularımızla taşşakta geçiyorlar… artık durum çok komik, yıllarca hor görülen mücahit erbakanlar artık, güzide solculara teneke çalıyorlar. tabii bu durum aslında sanıldığından daha takdire değer. neden mi çünkü artık olay son haddinde. devrimci ehlakın bir mesaneden korkmasıyla, teneke çalan arkadaşlar(mücahit erbakanlar) vizyon ve misyonlarını tamamlamış bulunmaktadır.

asıl konum aslında yeni nesil isyancılar, asiler, öfkeliler, işgalciler….
yunanistanla başlayan, ispanya, ingiltere, times meydanı derken yayılan gruplar… bu gruplara nolmuş. lütfen envayi çeşit medya mercilerinde fotoğraflardan bakabilirrsiniz. hiçbir meydanda bir zümrenin herhangi bir bayrak ya da flaması yok; zümre yok aq! üzerine görevli yazan insanları sağa sola çekiştiren görevliler yok! toplanmak için konuşmak için harcanan kayıp trilyonlar yok! o malum kayıp trilyonlardan sorumlu olup sonrasında her biri milletvekili sendika ağaları hiç yok! yok yok yok yok yok! savaşa da gerek yok, bankaya da gerek yok, şirketlere de gerek yok! işte bu ülkenin güzide solcucukları(!) görüntüleri izleyip tekrar tekrar düşünmeleri sorgulamarı gereken tonla soru var aslında! bu eylemler başlamadan bir kaç gün önce ayaklan istanbul diye afişler broşürler çıktı; ama nafile. eğitimi eksik, kitap okumaktan yoksun güzide soğan cücüğü solcucuklarız. ezik, yitik, köleleşmiş, bağırsağındaki boku dahi bankaya broçluyuz. ve biz halen bayraklar altında flamalar gölgesinde devrimci ahlakın neferiyiz. her gün askerlere polisler küfür ederiz ama biz de neferiz eriz…
işte eğitimden nasiplenmiş görmüş geçirmiş halklar artık bayrak gölgelerinde sürünmüyor. kendi bireysel eylemlerini birleştirip hareket ediyorlar. biz onbinlerce insan kızılaya sadece bira içmeye gidiyoruz. afiyet olsun biz soğan cücüğü solculara. mutlu pazarlar akşamdan kalma devrimci ehlak mesaneleri…

http://www.facebook.com/15octobernet

madrid
YouTube Preview Image

bulantı…

İnsan yalnız yaşayınca bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor: Dostlarla birlikte inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor. Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler kötü tanıklık edersiniz.

Yaşarken başımızdan hiçbir ş…ey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar, yalnız. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur, sonu gelmez, yeknesak bir ekleniştir bu.

Birisini sevmeye kalkışmak önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta, bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.

Jean Paul Sartre – Bulantı

dünya halkları 15 ekim’de ayaklanıyor!

YouTube Preview Image

15 Ekim – Küresel değişim için birleşin

15 Ekim’de dünyanın dört bir yanından insanlar caddelere, sokaklara çıkacak. Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya halklar hakları için ve gerçek bir özgürlük talebiyle ayaklanacaklar. Şimdi şiddet içermeyen protestolar yoluyla birleşme zamanı!

Egemen güçler, büyük çoğunluğun iradesini, insan ve çevreyi hiçe sayarak hepimizin ödemek zorunda kalacağı bedellerle küçük bir azınlığın çıkarları için çalışıyorlar. Bu dayanılmaz durum sona ermelidir.

Halkın geleceğine ilişkin karar vermenin bize bağlı olduğunu tek bir ses olarak politikacılara ve finansal elitlere haykıracağız. Biz, bizi temsil etmekten uzak politikacıların ve bankacıların elinde mal değiliz.

15 Ekim’de, istediğimiz küresel değişimi başlatmak için sokaklarda buluşacağız. Barış içinde gösteri yapacağız, tartışacağız ve bu gerçekleşene dek örgütleneceğiz.

Bizim için birleşme, onlar için dinleme zamanı!

http://15october.net/tr/

amsterdam

YouTube Preview Image

3

Serdar KESKİN

YouTube Preview Image

Yasmin LEVİ

YouTube Preview Image

Metin- Kemal KAHRAMAN

YouTube Preview Image

 

kara güneş – uyanmak gerek!

YouTube Preview Image

kravat iğnesi

haftalardır yazı yazamamanın sıkıntısı içindeyim. aklımda sürekli sevgili osskur’un ifadesi ile iki kelime var. “mal” ve ” karga boku” .

sayın intihal uzmanı bakana çıkışıyor atanamayan bir öğretmen ” öğretmenler atanamadıkları için intihar ediyor!” bakan önce lütfedip??? öğretmenin konuşmasını engellemeyip, konuşmasını devam ediyor” atama sisteminde yanlışlık var!”. (ölen madenciler için güzel öldüler demişti aynı bakan) sanki 10 yıldır ben iktidardayım da yanlışlık var diye hala mağlup edebiyatı yapıyor. daha çok “mal” hissediyorum kendimi.

amerika’da el öpmüşlüğü bulunan jöleli saçlarıyla ” saçma çıkarım uzmanı” yiğit bulut kürtçe söylenmesin diyor, hassas bir süreçteyiz. mallığım artarken aynur doğan’ın kürtçe cazz konserinin yuhalandığını düşünüyorum. Demek ki ses’e bomba eki gelmeden bile tehlikeli….

yorgunum. yorgunluğum belki de çalışmaktan. yaşamak için çalışmak gerek-miş-. iyiden iyiye sıtkım sıyrıldı. sigarayı bırakmaktan olmalı. hem bu mal hayatta daha uzun yaşamak için bıraktım sigarayı.

facebook maceramda sona erdi. öğrendim ve salakça olduğuna karar verdim. düşüncem değişmedi.

herneyse….

öpüyorum herkesi. umarım 8 ekim de ankara ya gelirsiniz. sakarya da içeriz. ilk biralar benden. öpüyorum. (bunu okuyan eyleme değil, içmeye gidiyorlar der şimdi. desinler, umrumda değil)

 

iki yol

hatırlanması lazımlı…
YouTube Preview Image

ruhsuz…

Bana öğretilen herşey
Bana önerilen herşey
Bana dayatılan yaşantı
İşe yaramaz… bir çöplük
Yarattığınız sistemler
Kullandığımız yöntemler
Yaşamak istemem aranızda
Belki de terslik bende
Yapamadım bu düzende
Kaçacak delik arar oldum
Sürüngenler şehrinde
Eğitilmiş köpekler
Doymak bilmez maymunlar
Yaşamak istemem artık aranızda
Benden bir ruhsuz yaratmayı
Nasıl başardınız
Benden bir hissiz yaratmayı
Nasıl başardınız
Benden bir uyumsuz yaratmayı
Nasıl başardınız
Benden sizden biri yaratmayı
Nasıl başardınız
Yaşamak istemem artık aranızda.

Yavuz Çetin

siyasiyabend – cennet

YouTube Preview Image

Hepimiz Ermeniyiz….

“Sayın Başbakan,

Arkadaşımız Hrant Dink’i öldürdüler.

Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.

Dilekçe verdiğimiz topyekun devlet,  kendini katile yakın gördü.

Zaten;  katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.

Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı

Şikayetçiyiz.

“Namus Sözümdür Adalet” diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink’i işaret parmağıyla gösterip “bunu” diyen yardımcınızı “Meclis Başkanı”, resmi makamda, adamları resmen “yakarız canını bak” diyen valinizi “Vekil”, emanet edilen canı kollamayan, kötülerin işini kolaylaştıran Emniyet Müdürü’nüzü “Vali”, 17 yaşındaki O.S.’yi kocaman “Ogün Samast” ettiniz.

Kan adaletle susar, şikayetçiyiz.

İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı’nız olmaz onlar bizim çocuklar dedi.

Dışişleri Bakanı’nız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına “Nazi” dedi.

Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi’nde koro yapıverdiler .

Katillerimizi adalet evine getiren Jandarma, cezaevi aracına “Ya sev ya terk et” diye yapıştırma asmıştı.

Sayın Başbakan, nedir daha derine inmeyi engelleyen o büyük kasabanın sırrı”? Nedir sözünüzü tutmanıza mani olan?

Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta “Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık.” diyordunuz Hrant’ın veda mektubuna atfen.

İnanın tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.

Sayın Başbakan, mala gelenin telafisi bulunur

Cana gelene de davranınız.

O  Anadolu Toprağı’ndan Hrant Dink’in payına bir metrekare toprak düştü; mezarıdır!

Kamera denilen vaka-ü nüvis silinmiş, bize kalan azıcık 19 Ocak 2007 seyirliğinde 5 kişi saydık Hrant’a pusu kuranlardan.

Kim bunlar Sayın Başbakan?

Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hakim olsun diye.

Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde.

Suallerimiz cevapsız… Adalet nöbetçisi “Hepimiz Hrant’ız” diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında… Cevaplarımızı almadan susmayacağız, sormaya devam edeceğiz.

Hrant için, Adalet için.

Hrant’ın Arkadaşları”

SiyaSiyabend

.

kuklayım ben

bakan açıklama yaptı: haftasonu okul açık olsun. öğrenci bilgisayarları kullansın, ödevlerini yapsınlar, senin yönetmeliklerinde haftasonu için görevlendirilen öğretmene nasıl ek ders vereceksin… veremez…. yönetmelik açık öyle bir madde yok. öğretmen istemezse ne yapacaksın? bahçeleri otopark yapmayın diyor, sen okullara kaç lira gönderiyorsun? sıfır (0) lira. veliyi üzersek bizi üzecekmiş… aklıma yaşar kurt’un kuklayım şarkısı geliyor. dostum aynen söylediğin gibi” hiç gerek yok…” litrelerce bira alıp, sigara eşliğinde chaplin filmleri izlemek istiyorum herhangi bir dağ başında….YouTube Preview Image

A Clockwork Orange – Otomatik Portakal

Burgess’ in romanı otomatik portakal 50. yaşında. asıl kubrick’in filminden sonra tanıdığımız kitap ingiltere’de doğdu. kapitalizmin sınav verdiği krallık bu filmi yasaklamışşşş. (filmi toplatılan kitabın önce neden yasaklanmadığı sorusuna güzel bir cevap veriyor aslında. okuma eksikliği olan biz insanların görmeden dank etmemesi…) kitapta ana karakter alex ve arkadaşlarının direkt şiddet, uyuşturucu madde bağımlılığı konuları tüm yalınlığıyla işlenmiştir.

Yazar kitabı hakkında; Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum… demiştir.
ingilterenin ve kapitalizmin önemli bir sınav verdiği bu günlerde otomatik portakalların dönüşüne gerçekten ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız. alex’in hikayesini tekrardan gözden geçirmemiz gereken günlerdeyiz.

Barış İstiyoruz!!!

" width="800" height="600" allowfullscreen="true" /]

Barış İstiyorum...

Bugün dünyanın en büyük silah tüccarları Birleşmiş Milletler üyesi beş ülkedir. Arşiv görüntülerinden derlenen savaş hastalığı, zaman dizine bağlı kalmaksızın, bu ekonomik gerçekliğe oyuncak olan insanların eşdeğer durumunu inceler.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
20 Ağustos 2011, Cumartesi

Bu sözcük yazılı, sosyal sitelerdeki sayfalarımda yer alan resimlerimde.

Oraya koydum çünkü "Barış İstiyorum!"

Brecht tersini yazmıştı "Duvara Tebeşirle Yazılan" şiirinde:

"'Savaş istiyoruz!' / En önce vuruldu / Bunu yazan."

Savaş istiyorlar!

Yalnız istemiyorlar, savaş kararı alıyor, uyguluyor ve savaşıyorlar.

Erkeklere seslenmiştim defalarca:

"Doğuramayacağınız, var edemeyeceğiniz çocukları öldürmeyin" diye...

En "kritik" nokta burasıydı benim için.

Kadınlara güvenmiştim!.. Erkekler onların bazılarını da etkiledi. Yanılttılar beni!..

Kimse dinlemedi, dinlemiyor, dinlemeyecek...

Çocuklar ölecekler, analar, bacılar, eşler, kardeşler, evlatlar ağlıyor, daha da ağlayacak...

Ağlayacağız!..

30 bin yetmedi, 40 bin oldu... Şimdi o da yetmiyor belli ki! Daha çoğalacak.

Ama bilin ki bu öyle 50'de, 100'de filan durmaz, bu gidiş "kötü" gidiş. Hep öyle oldu!

Bu gidiş "top yekun" bir savaşın ayak sesleri.

Evet, ilk önce "savaş istiyoruz" diyenler vurulacak belki de...

Ama inanın bana, ölenlerin çoğu "savaş istemiyoruz, barış istiyoruz" diyenler olacak.

12 Haziran gecesinde "doğar gibi olan umut" bitti, ne yazık ki!

Ne zaman ki baş köşedeki koltuğa yalnız başına oturuldu, işte o zaman bitti bence "o umut".

Borcu olanlar borcunu öderler. Ödemezlerse duramazlar, varolamazlar.

Borç ödeniyor şimdi. Borç ödetiliyor. Ödetilecek...

O borçlar bizim değil!

Ama bizim de borçlarımız var. Bizden sonrakilere...

Bir tarihte bununla ilgili bir şiirimsi karalamıştım: Çocuklara yönelmiş ve "bu borçlar benim" demiştim, adı " 'Barış' Borcu" olan bu şiirimside.

"en çok borçlu olan benim / ve tüm borçlar elbette benim / ama inanın ödeyebileceklerimin /

hepsini ödedim / ölmeden önce // tek borcum yoktur / kimseye sizden başka... // tek borcum "barış"tır! / tek bırakabildiğim / bu borçtur / sizlere // barışamadık, / barıştıramadık..."

Bu borçların önemli bir bölümü "barış"ı yeterince çok, derin, geniş, sürekli ve gönülden istemediğimiz için bizim hanemize yazıldı. Şimdi artık o borcu ödememizin zamanı.

Hep birlikte"barış istiyorum" diyerek başlayabiliriz buna.

Şimdi, şu anda, hemen... Ama hep birlikte...

'El Guernica'yı kim yaptı?

"El Guernica"nın önünde bir Alman subayının Picasso'ya "bunu siz mi yaptınız" diye sorduğu ve onun da "hayır siz yaptınız" dediği söylenir.

Savaşı en iyi anlatan yapıtlardan birisidir o! En iyi anlatan sözlerden birisi de bu yanıttır.

Picasso "El Guernica"da savaşı çok iyi anlatır. Tolstoy da öyle yapmıştır "Savaş ve Barış"'ta... Brecht de "Cesaret Ana" başta olmak üzere, hemen hemen tüm eserlerinde savaşı çok iyi anlatmıştır!

Bunlar savaşı anlatan bir kısa filmin bağlantısı ulaşınca aklıma geldi bu gece.

O filmin adı "WarDisease" Türkçeye çevirmeyi denersek "Savaş Hastalığı" diyebiliriz belki de. İnanılmaz görüntüler var o sekiz dakikayı biraz aşan filmde.

Yönetmeni "Marie Magescas" adında bir Fransız "kadın". 8-14 Kasım 2010'da İstanbul'da gerçekleştirilen "22. Uluslararası Kısa Film Festivali"nde gösterilmiş.

Festivalin kitapçığında onun için verilen kısa biyografide "Yaşamını ve çalışmalarını Paris'te sürdürmektedir. Tiyatro öğrenimi görmüş, kendi tiyatro grubunu kurmuş ve oyunlar yazıp yönetmiştir. 1992'de resim yapmaya başlamış ve 1993'te ilk sergisini açmıştır. Ressamlığın yanı sıra 2000'de video çalışmalarına başlamıştır. Bugün Fransa'da resimlerini ve dünyanın çeşitli yerlerindeki festival, galeri ve bienallerde de videolarını sergilemektedir" deniliyor.

Neden böyle bir film yaptığını bu biyografi bence çok açık anlatıyor.

İki temel belirleyen var bence: Birincisi "kadın" olması, ikincisi de "bir sanatçı" ama özellikle de bir "tiyatrocu" olması.

Bu nefis filmi o zaman izleyemedim, haberim bile olmadı, bu geceye kadar.

Bu yazıyı yazmadan hemen önce ondan haberim oldu ve bana iletilen bağlantıdan izledim.

Bir görüntü ile aktarılabilecek pek çok savaşın görüntülerinden oluşmuş bir "kolaj"dı "Marie Magescas"ın bu kısa filmi.

Duyarlığım yüksekti belki. Onu izlediğim sırada, yeni saldırı ve ölüm, yeni savaş ve çatışma haberleri geliyordu çünkü... Televizyondan, radyodan, internetten. Ölüm haberleriyle dolu bir geceydi... O gencecik insanların bir anda "yok" oluşları karşısında bir şey yapamamanın "acıtan çaresizliği" altındaydım, o filmi izlerken...

Yine de sabırla izledim pek çoğu belleğimin bir yerlerinde zaten kayıtlı olan o görüntüleri...

"Hastalık değil!"

"Savaş" bir toplumda ortaya çıktığında herkesi ilgilendiren en temel sağlık sorunlarından birisi olur, bu doğru; üstelik hızla yayılır ve çevredeki diğer toplumları etkileyen bir boyuta da erişebilir. Bu da doğru!

Ama "savaşma isteği" ya da "eylemi" aklı başında, kârını, yararını, zararını düşünebilen insanlar bilinçli bir şekilde karar verdiği ve uyguladığı gerçekliktir.

Dolayısıyla savaş bir "hastalık" değildir. Belki bu kavram Sontag'ın yaptığı gibi bir "eğretileme" amacıyla kullanılabilir. Ama "savaş"ın ne olduğunu doğru tanımlamak gerekir.

"Keşke bir hastalık olsaydı" diye düşündüğüm olmuştur; o zaman belki de hekimler bu tanıyı koyup tedavisini bulmak için çaba sarf ederlerdi ve eninde sonunda başarabilirlerdi.

Ama öyle değil ne yazık ki!

Yukarıda söz ettiğim festival kitapçığında filmin tanıtımı için yazılan şu sözler de bence bunun çok sağlam bir kanıtı:

"10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni onayarak ilan etti. Bugün dünyanın en büyük silah tüccarları Birleşmiş Milletler üyesi beş ülkedir. Arşiv görüntülerinden derlenen savaş hastalığı, zaman dizine bağlı kalmaksızın, bu ekonomik gerçekliğe oyuncak olan insanların eşdeğer durumunu inceler. Kadınlar, erkekler, çocuklar. Koşarlar, ağlarlar, düşerler, ölürler, silahlanırlar. Ve yeniden başlarlar."

Altıncıyı yazmayı unutmuşlar belli ki!

Bu savaşı reddediyorum. Barış birkaç ay önce, bu kadar yakınımıza gelmişken bu savaşı reddediyorum. Biliyorum; savaşan iki taraf da bana kızacak, hatta kimbilir belki beni "ortak" düşmanları belleyecek. Çok korksam da bu sözü en yürekten, en açık bir şekilde yineliyorum:

"Barış istiyorum!" Başka yol yok çünkü. Yaşamak için, varolmak için... Benim istemem yetmeyecek, bunu da biliyorum. Onun için sizin de bu haykırışa katılmanızı diliyorum!

Bunun için o kısa filmi izleyip, belleğinizi tazelemeniz yetecek, bundan da eminim. Çünkü sizlerin de benim gibi bu savaştan herhangi bir çıkarınız olamaz. Tam tersine hep birlikte kaybedeceğiz.

Onun için size önerim bu: Gelin izleyin o görüntüleri sonra hep birlikte söyleyelim:

"Barış İstiyoruz!" diyelim. Daha yüksek sesle, daha kuvvetlice, daha inanarak ve daha yürekten. (MS/YY)

www.bianet.org

tom waits, susam sokağı, tanrı, müminler ve can yücel ve mezar taşı…

ülkemizin güzide insanlarının vermiş olduğu oylarla, nacizane tc hükümetinin sürekliliğini sağlayan çok sevgili A-KE-PE, yerel yöneticileri, genel vericileri, herbiri, hepsi, toplanmışlar can yücelin mezarına saldırıyorlar. lan olum insan olun, hayvanlıkla hiçbir yere gidemezsiniz. sizin tanrınız sizin müminliğiniz bir avuç parayla satılır. ve kalkıp dünyanın en hoşgörülü mezarlıklarından birinde ölmüş bir adamın (kim olduğu çok önemli değil haaa!) mezarıyla uğraşıyorsunuz.
evet sayın a-ke-pe vericileri hepinize tom waits’ in bu şarkısını armağan ediyorum.. haa size çevirisinide yazayım siz nasılsa hiçbir boktan anlamazsınız…!

YouTube Preview Image

God’s Away On Business
…..
kazan dairesinde sızıntı var.. sızıntı var..
zavallı, aksak, kör olanlar bizim sorumlu tuttuklarımız
katiller, hırsızlar ve avukatlar
tanrı uzakta, tanrı uzakta
tanrı iş için uzakta

kazma kürekle ölüyü deşmek bir iştir
veba ve tufanla kanlı ay yükseliyor
izdihama katıl, izdihama katıl

hepsi bitti.. hepsi bitti.. hepsi bitti..

kahrolası, iyi olmak için herzaman böyle büyük bir cezbedicilik var
fare kapaninda her zaman beleş peynir var bebek
bu bir anlaşmadır, bu bir anlaşmadır
madeni paranin deliği gibi gozlerimi kıstım bebek
şıngırdamasına izin ver..
tanrı uzakta.. tanrı uzakta
tanrı iş için uzakta..