sesi açın!!!!

YouTube Preview Image YouTube Preview Image YouTube Preview Image YouTube Preview Image

 

Diren Karadeniz!!!

YouTube Preview Image

Türkiye’de İşçi Ve Emekçilerin Hakları Tanınmıyor. HAREKETE GEÇ!

Acil eylem çağrısı… 19 Mayıs 2012 son gün. Çalışma Bakanlığına mektup at!!!

Deteylar için

http://www.acileylem.org/#/tehdit-altinda/threat#137

Acil Eylem

Her gün….

Senin gibi, nefes alan, okuyan, düşünen, sıradışı sayılan, yok sayılan, boktan sanılan birileri..

Very İmportant Person’lar tarafından yok edilmek isteniyor.

İmza at…

Sıra sana gelmeden ya da sıra sana geldiğinde destek bulabilmen için…

YouTube Preview Image

Acileylem.org

 

GUSTAVE FLAUBERT’İN 17 yaşında yazdığı kitabından..(bir burjuva düşmanı burjuva)

çocukken, görüleni severdim; yeniyetmeyken hissedileni; erkek oldum artık hiçbir şeyi sevmiyorum..

on yaşıma girer girmez ortaokula gittim ve orada, erken zamanda, insanlara karşı derin bir iğrenme hissi kaptım.

sanki düşüncelerin kelimeler olmaksızın, kendilerine has bir tarzı varmış gibiydi..

louis bouilhet’e mektup:
çağımın salaklığına karşı, beni boğan nefret dalgaları hissediyorum. ağzıma kadar bok geliyor, fırlayan bir fıtık gibi. ama ben bu boku saklamak istiyorum, katılaştırmak, sertleştirmek 19. yüzyılın yüzünü sıvayacağım bir macun yapmak istiyorum, bir hint pagodalarını nasıl tezekle bezerse öyle..

3 Fidan…

Deniz gülü…

Yusuf gülü…

Hüseyin gülü….

Sosyalistler Üç fidanını anıyor….

YouTube Preview Image

Anarko-primitivist John Zerzan

okunası adamdır bazı düşünceleri ve birikimi yol gösterici olabilir.. Aşağıda bir makalesi mevcuttur;

John Zerzan

Yığınlarca deneysel çalışma ve bir ya da iki yüzyıllık sosyal teori, modernliğin giderek yüzeysel ve aletler aracılığıyla kurulan ilişkiler ürettiğini eleştirmişti. Yüz yüze ilişkiye dayanan karşılıklı olma bağlarının bir zamanlar bulunduğu yerde, şimdi derinlik bulunmayan, manevileştirilmiş bir teknokültürün içerisinde var olma eğilimindeyiz. Bu, endüstriyel kitle toplumunun yörüngesidir, kendisini teknolojinin üstüne çıkarmıyor, fakat onun yerine her zamankinden daha etraflıca gerçekleştirilmiş oluyor.

Bu bağlamda, “sanal”ın özgün kullanımının “erdem”in sıfat formu olduğuna işaret etmesi akla geliyor. Sanal gerçeklik yalnızca narsist bir alt kültürün yaratılışı değildir; daha kapsalı bir kimlik ve gerçeklik kaybını ifade eder. Başlıca amacı insan ve makinenin kusursuz yakınlığıdır, bilgisayar temelli ve bizzat gerçekleştirilen etkileşim arasındaki ayrımın yok edilmesidir.

Second Life. Born Again. Her ikisi de ciddi biçimde kötüleşen bir gerçeklikten kaçış rotasıdır. Hem yüksek-teknoloji hem de aşırı tutucu tercihler, şu anda bizi yutan gerçek duruma verilen pasif tepkilerdir. Bir birimizden fiziksel ve sosyal olarak çok uzağız, ve tecavüz edici sanallık bizleri çok daha uzaklara sürüklüyor. Sanal Gerçekliğin yeni, mahvolmamış İnkar Toprağında serbestçe-gezen vekiller olarak “yaşamayı” seçebiliriz, fakat yalnızca Zizek’in “hayatlarımızı belirleyen acımasız teknolojik dürtü” dediği şeyi kucaklarsak.

Siberalem, Allucquere Rosanne Stone’un sözleriyle, doğayı teknoloji içerisine çökertmek anlamına gelir; fiziki varlıklar olarak dayanağımızı kaybediyor olduğumuza işaret eder. Çorak tekno-dünyadaki anahtar tepki, elbette, daha fazla teknolojidir. Uykusuzluk çeken milyonlarca Amerikalı için ilaç teknolojisi; cinsel fonksiyon bozukluğuna sahip erkekler artık Viagra’ya bağımlı; artık hayal görmeyen veya hissetmeyen kaygılı ve depresyondaki kişiler için Cialis, vs.

Ve bu rejim doğrudan deneyimi daha fazla bastırmaya ve yerle bir etmeye uğraştıkça, bu rejimin son zaferi olan Sanal Gerçeklik boşluğu doldurmaya başlıyor. Second Life, There, ve diğer başkaları, hayal dünyaları sunmanın, hayallerden yoksun bırakılmış bir dünyanın yanındadırlar. Günümüzde, “sanal kayıp” ve “çevrimiçi kederlenme”, yas tutanları teselli etmek için sunulmuş olan olağanüstülükler olarak müşteri arıyorlar; küçücük çocukların video oyunlarına maruz kaldığı; “teledildoniklerin” uzaktaki kişilere simüle edilmiş cinsel ilişki verdiği olağanüstülükler gibi.

“İkinci Hayat’a hoşgeldiniz. Sizi içeride görmeyi bekliyoruz”, bu Second Life‘ın website reklamı. Kendinizi kaptırdığınız ve etkileşimli Sanal Gerçeklik, müşterilerinin reddettiği gerçeklikten oldukça farklı bir alan sağlar. Birkaç dolara, herhangi biri asla yaşlayanmayacak, sıkılmayacak veya kilo almayacak bir “küçük resim” olarak orada var olabilir. Technology Review‘den Wade Roush, Second Life‘ı bir başarı olarak ilan eder, öyle ki, şu anda sahip olduğumuz hayattan “daha az yalnız ve daha az tahmin edilebilir” bir hayattır. Gerçekliğin bu tersine dönüşü, pek çok dinin doğaüstüsünün tesellisidir, ve benzer bir değiştirici işlev görevini görür.

Zihnin beden ve doğadan ayrılışı şiddetlendikçe, gerçeklik bir ekranın arasında kayboluyor. Teknik araçlar, 1990ların başlarındaki sözlerini yerine getirerek, hızla mükemmelleştirilmiş hale geliyorlar. Oldukça heyecanlı ve şamatalı propagandaya rağmen, o zamanlarda Sanal Gerçeklik gerekli nitelikleri gerçekten veremedi. Onbeş veya daha fazla yıl sonra, Second Life teknolojisi (örneğin) kuvvetli bir fiziksel var oluş hissi ve diğer sahte-duyusal etkiler ile pek çok kullanıcıyı birbirine bağladı. Sanal gerçeklik artık postmodern durumun son ifadesidir. Belki de en iyi şekilde; vahşi olan hiçbir şeyin orada var olmadığı, yalnızca insan tüketimine hizmet eden şeylerin var olduğu gerçeğini simgerler.

Foucault, modernitedeki iktidarın egemenlikten disipline dönüşümünü tanımladı, ve muazzam boyutlarda teknolojileştirilmiş günlük yaşam bu dönüşümü hızlandırdı. Çağdaş yaşam, benzeri görülmemiş bir dereceye kadar tamamiyle gözetim altına alınır ve denetlenir. Fakat teknoloji arabulucuğunun ağırlığı ve yoğunluğu, çok daha belirleyici bir gerçeklik ve daha yoğun bir kontrol aşaması yaratır. Deneyimin doğası, temel bir seviyede, oldukça derinden değiştirilince, esaslı bir dönüşüm görüyoruz – gittikçe hızlanan bir tempoda, heryere yayılmış olan bir dönüşüm.

Sanal gerçeklik, durmadan ilerleyen, evrenselleşen, standartlaşan küresel kültürün son teknolojik unsuru olan bu hareketi, simülasyonlarını ve robotik fantazilerini simgeler. Philip Zai’nin Sanal Gerçekliğin “uygarlığın metafiziksel olgunluğu” olduğu yargısı malesef yerinde bir yargıdır. Somut, bedensel, ve dünya-temelli olan herşey teknolojik olarak dolaylı bir varoluş içerisinde çürür ve değeri azalır.

Elbette, yapmacık olanın bu son gelişimine karşı koyma biçimleri vardır. Fakat bir makine kırıcı tepkisi, her zaman yüzleştiği şeyin büyüklüğünden önce solar görünür. Her yeni teknolojik kımıldanmanın arkasında çok uzun, tortulaşmış bir tarih, sürekli bir beklenmedik olaylar zinciri vardır. Yeni tekniklerden yararlanmakla meşgul olan sıçrama, önceki yeniliklerin neden olduğu insan arzuları ve kabiliyetlerinin yavaş yavaş yitirilmesiyle daha kolay kılınmıştır. Vaadedilen, her zaman, daha fazla teknolojinin ilerleme getireceğidir – daha doğru olarak, önceki “gelişmelerde” kaybedilmiş şeyi telâfi edeceği anlamına gelen bir ilerleme. Tek çıkış yolu zorunluluklarını redderek bu zinciri kırmaktır.

Heidegger, “doğanın her yerde teknolojinin nesnesi olarak göründüğüne” işaret ederek, ve “Dünyanın nesne olduğu” sonucuna vararak, “temsil ve üretim imhasını getirmiş…tüm canlıların nesnelleştirilmesine” saldırdı. Ayrıca teknolojinin şeyler ile ilişkimizi nasıl değiştirdiğini kavradı, sanal gerçeklik ile vurgulanan bir olgu. Gadamer şöyle dedi: “Şey için bir saygıdan bahsetmek, giderek teknikleşen bir dünyada çok daha anlaşılmazdır. Basitçe ortadan yok oluyorlar…” Sanallık kesinlikle o “ortadan yokolmadır”.

Doğrusu, şeylere böyle saygı duymaktan yana, en azından felsefi düzlemde, onları aracı olan pozisyonlarından özgürleştirmeden yana, yeni bir karşı-saldırı vardı. Things (2004) ve The Lure of Object (2005) gibi yazılar bunu söyler. “Şeylik”in (Heidegger’in terimi) otantik deneyimi arzusu, modernite olarak bilinen patolojik koşulu paylamak, “şeylerin diğerliğini kabul etmenin aslında diğerliği kabul etme şartı olduğunun” farkına varmaktır.

Sanal gerçekliğe dalış, özellikle içerilen etkileşimlilik ve kendini temsil etme derecesinden dolayı, bu patolojinin kötücül bir gerginliğidir. İnşa edilen çevre hiçbir zaman imkân dahilinde toplamaya bu kadar önemli bir şekilde bağlı olmadı. Tam anlamıyla, bir ikinci hayat, bir ikinci dünya olarak çağırısı ile, The Matrix‘dir – biz kendimiz sürekli olarak yeniden üretimi karşılamak zorunda olduğumuz bir dünya. Heinz Pagels’in sembolik tanımı, genelde, kesinlikle sanal gerçekliğe başvurur: “gerçekliğin ivediliğini inkâr ederek ve onun yerine geçen bir vekil yaratarak, büyük yanılsamamızın ağında başka bir tehdit örüyoruz.” Siberuzayın bu şekilde kullanımı, kendini duvar ile çevirmenin ve kendini evcilleştirmenin yeni seviyelerini gösterir.

Spengler’in Batı uygarlığı araştırması onu, “yapay bir dünya doğal olanın içine işliyor ve zehirliyor” sonucuna götürdü. “Uygarlığın kendisi herşeyi mekanik bir tarzda yapan, veya yapmayı deneyen bir makine olmuştur.” Grafik kartları ve geniş bant bağlantılar kullanan Second Life, Google Earth, vs. yapmacık ve çekici kaçış kapaklarıdır, fakat hâlâ aynı temel makine yönelimidir. Ve Sanal Gerçeklik, David Gelernter’in hâlâ mutlulukla ilan ettiği gibi, “modern yaşamın talep ettiği bir çeşit araçtır.”

Askeri araştırma ve eğlence sektöründen doğan Sanal Gerçeklik, toplumun her tarafında planlanan rolü için bize bağlıdır. Gerçek sanallık, çeşitli alanlara bulaştığı zaman bir norm olacaktır, fakat yalnızca aktif rızamızla. Wittgenstein, “örn. bilim ve teknoloji çağının insanlığın sonunun başlangıcı olduğuna inanmanın anlamsız olmadığını” hissetti. Bilim ve teknoloji, uygarlığın en büyük zaferleridir, ve anlatılmak istenen şey şimdiye kadar olmadığı kadar göze çarpıyor.

kaos yayınları internet sitesinin giriş sayfasından alıntıdır..

Biz kaosu, kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, insanların birbirlerini boğazladığı bir dehşet durumu olarak tanımlamıyoruz. Kaos; bir mahşer ya da kıyamet belirtisi değil, evrenin doğal düzeni, ruhu ve yaşam çemberidir. Kaos; efendisi olmayan toplumsal eşitlik düzenidir.

Blatella Germanica Üzerine Bir Deneme( düzeltilmiştir)

Blatella Germanica sürekli çoğalıyordu kendi türünü yediği için değil nasıl fakirliğin eşsüremi yine fakirlikse öyle.. kulağın içindeki yağlanmış sivilce suyu yani yalnızlık; altında bir kum saati kadar görkemli görünmek için demokrasi ve acil durum yöntemleri arasındaki ilişkiyi fark etmekte ve bu lüzumsuz retoriğin götündeki çıban olmakla kaygılı geçen kısa ömürlü kullan at şeffaflığıydı. sertleştiğinde sağduyu, özgürlük pullarını dökmeye başladığında balıklar domuza dönüşürdü ve demokrasi domuz bokuna bulanmış bir şemsiyeydi artık acil durum hemşiresinin beyazdan yeşile dönen göz bebekleri içinde. yapılar bir istisna olmadıklarında kendi içinde değişim ve dönüşümün gelişme olmadığını gösterirken işte o an Franz Fanon daha da karanlık bir gece yaşar. Bhagat Singh uyanmak ister yerini pasif bir beze bırakır.adamın dediği oldu : yağmur yan yağıyordu. sonra siz rus köylüleri gibi çarpma yaparsınız toplayarak ve çıkararak algınızı ancak işleyemeden tarlanızı, tohuma dokunmadan rasgelelik ölü hayvanlar size bakarmış gibi göründükleri için ölürler. çoğun gözünden görmek; ölüyü yerken açık olan terlemiş göz kapaklarıdır. bir grup, soba kovasının yanına yaklaştıkça daha da azalır, sıcaklık artar kelvin artık birim sisteminden çıkar dehset gezegenine doğru pasif olmayan yollar arar kendine.. bir mesane dolusu olay olur, sadece biri, iki tane az olduğunu fark eder; bir tanesi insanlara akvaryum taşları gibi görünür renkli ve hep bir camın arkasından anlatan. diğeri ise pazarda yerde duran ıslak ve ezilmiş ıspanak yapraklarına bakarken bir arabanın ezdiği üzerini ıslak yapraklarla kapatırken insanlar uzay -zaman ilişkisinin psikoz durumu olan oksijenin kurbanıdır ilişkili olarak ıspanak prens. bazı nefret sevicileri dışkı dolu bir tabuta canlı konulup kapağı kapatmak suretiyle konulmaları ve bu şekilde yıllarca orada kaldıktan sonra ait oldukları biyolojik sınıfın üyeleri ortaya çıkacaktır aksi halde kalıtımsal metan ve hacimsiz mutluluk yolları ses tellerinin açlık grevi olacaktır.
bir organlar toplamı ancak organik toplumlarla ve organik besinlerle yaşayabilirdi ne var ki doğru gelen tek şey çoktan ebebeynlerimize bu kirliliğin sorumluluğunu salyangozlardan önce emanet ettikleriydi. hücreler kompleksi; hiperküpün görünen en azından bize bakan kısmı, hayatın sonsuz olduğu yalanına eşlik eden bir katolik rahibi andırıyordu ki yağmur düz yağmaya başladı, yan olan kadraja giren kimyasal gibi istekli ve acımasız görünsede pazar payı büyüklüğüydü duygusal ekonomimizdeki tarihsel devinimlerin sürdürdüğü kuraklık sonrası misyonunu tamamlamış ruh ikizinin…
güney yarım kürede bir hicri takvim yılında gökyüzünden türlü sakatatların yağdığını gören adamdan geriye bir ağaç kabuğu kaldığını öğrenen çocuğun canlının ilk sütünün bir sürüngen bağlılığından çalındığına inanması an meselesiydi. ritmik akıllılar gibi çok düzgün çalışmıyordu makine derisi giymiş kendi türünü yiyen doğal seleksiyon kaçağı.
denge yapıların sıradanlığından ileri geldiyse çoraplarımız ve ayaklarımız arasında polimer farkı vardır sadece. ıslak bir saç kılının lavaboya yakışması sirkleri ve çadırlarını sonuç olarak bir doğum anını hatırlatır.
jeolojik kalıntılardan petrol olamadan kurtulan medeniyetin yeşil ağaç kurbağaları !!!!!
azalan kemiklerin çoğalan etlere boyun eğişi sosyal vakumuydu kadere inanmayana acınacak bir maden işçisi,serseri sonunda ruhu zede zanneden bıyık tasarrufu neandertallerin..

Blatella Germanica Üzerine Bir Deneme

Blatella Germanica sürekli çoğalıyordu kendi türünü yediği için değil nasıl fakirliğin eşsüremi yine fakirlikse öyle.. kulağın içindeki yağlanmış sivilce suyu yani yalnızlık; altında bir kum saati kadar görkemli görünmek için demokrasi ve acil durum yöntemleri arasındaki ilişkiyi fark etmekte ve bu lüzumsuz retoriğin götündeki çıban olmakla kaygılı geçen kısa ömürlü kullan at şeffaflığıydı. sertleştiğinde sağduyu, özgürlük pullarını dökmeye başladığında balıklar domuza dönüşürdü ve ve demokrasi domuz bokuna bulanmış bir şemsiyedir artık acil durum hemşiresinin beyazdan yeşile dönen göz bebekleri içinde. yapılar bir istisna olmadıklarında kendi içinde değişim ve dönüşümün gelişme olmadığını gösterirken işte o an Franz Fanon daha da karanlık bir gece yaşar. Bhagat Singh uyanmak ister yerini pasif bir beze bırakır.adamın dediği oldu : yağmur yan yağıyordu. sonra siz rus köylüleri gibi çarpma yaparsınız toplayarak ve çıkararak algınızı ancak işleyemeden tarlanızı, tohuma dokunmadan rasgelelik ölü hayvanlar size bakarmış gibi göründükleri için ölürler. çoğun gözünden görmek; ölüyü yerken açık olan terlemiş göz kapaklarıdır. bir grup soba kovasının yanına yaklaştıkça daha da azalır sıcaklık artar kelvin artık birim sisteminden çıkar dehset gezegenine doğru pasif olmayan yollar arar kendine.. bir mesane dolusu olay olur sadece biri iki tane az olduğunu fark eder. bir tanesi insnlara akvaryum taşları gibi görünür renkli ve hep bir camın arkasından anlatan. diğeri ise pazarda yerde duran ıslak ve ezilmiş ıspanak yapraklarına bakarken bir arabanın ezdiği üzerini ıslak yapraklarla kapatırken insanlar..uzay -zaman ilişkisinin psikoz durumu olan oksijenin kurbanıdır ilişkili olarak ıspanak prens. bazı nefret seviciler dışkı dolu bir tabuta canlı konulup kapağı kapatmak suretiyle konulmaları ve bu şekilde yıllarca orada kaldıktan sonra ait oldukları biyolojik sınıfın üyeleri ortaya çıkacaktır aksi halde kalıtımsal metan ve hacimsiz mutluluk yolları ses tellerinin açlık grevi olacaktır.
bir organlar toplamı ancak organik toplumlarla ve organik besinlerle yaşayabilirdi ne var ki doğru gelen tek şey çoktan ebebeynlerimize bu kirliliğin sorumluluğunu salyangozlardan önce emanet ettikleriydi. hücreler kompleksi hiperküpün görünen en azından bize bakan kısmı hayatın sonsuz olduğu yalanına eşlik eden bu katolik rahibi andırıyordu ki yağmur düz yağmaya başladı, yan olan kadraja giren kimyasal gibi istekli ve acımasız görünsede pazar payı büyüklüğüydü duygusal ekonomimizdeki tarihsel devinimlerin sürdürdüğü kuraklık kuraklık sonrası misyonunu tamamlamış ruh ikizi…
güney yarım kürede bir hicri takvim yılında gökyüzünden türlü sakatatların yağdığını gören adamdan geriye bir ağaç kabuğu kaldığını öğrenen çocuğun canlının ilk sütünün bir sürüngen bağlılığından çalındığına inanması an meselesiydi. ritmik akıllılar gibi çok düzgün çalışmıyordu makine derisi giymiş kendi türünü yiyen doğal seleksiyon kaçağı.
denge yapıların sıradanlığından ileri geldiyse çoraplarımız ve ayaklarımız arasında polimer farkı vardır sadece. ıslak bir saç kılının lavaboya yakışması sirkleri ve çadırlarını sonuç olarak bir doğum anını hatırlatır.
jeolojik kalıntılardan petrol olamadan kurtulan medeniyetin yeşil ağaç kurbağaları !!!!!
azalan kemiklerin çoğalan etlere boyun eğişi sosyal vakumu kadere inanmayana acınacak bir maden işçileri,serseri sonunda ruhu zede zanneden bıyık tasarrufu neandertaller..

bakamayan bakan!

bu güzellikklerle dolu(nedense biz bi bok göremiyoz) ülkenin sistemsiz eğitim sitemi içinde yıllardır yaşamaktayım. her dönemin meb bakanı ayrı bir cins olur. ama bu yeni bakandan ben süper feyz alıyorum. adam demiş ki bu öretmen tayfası az çalışıyor!
bu kadar bakıp göremeyen, hiçbir şartı bilmeyen bir bakan, pesss aq.. o sayın bakıcı bakana seslenmek isterim: bu öretmenlerin her şeyi gözünüze batar, hiç biriniz teşekkür bile etmezsiniz… sayım yapılacak kim saysın öretmen, seçim yapılacak kim yapsın öretmen, köylerde alan taramalarını kim yapsın öretmen, sağlık, kolluk kuvvetleri, adliye, sosyal yardımlaşma, köylere hizmet götürme birliği, mülki amirlik birimlerinin tüm personeline kim yardım etsin öretmen… en ücra yerlerde susuz, elektriksiz, internetsiz hayatsız kim yaşasın öretmen, sosyal hayattan uzak aile kavramı paramparça kim debelensin öretmen…
başka insanların ismini duyduğunda vuuu çektikleri yerlere nasıl ulaşım var bilir misin sayın bakamayan bakanım…? günlerce hiç duvarla konuştun mu acep ömer bakan! o duvarda kaybolup günlerce banyosuz kaldı mı (senin dilinde cenabet deniyor buna)? hasta düştüğünde köy yolunda bir kıpırtı olur mu diye bekledi mi? sayın bakanım eveet az çalışıyorum. sizin gibi hiçbir boktan anlamayan bir bakanın altında çalışmaktan kıvanç duyuyorum, yeni mallar yetiştirme programınızın içeriği beyincik kapasitenizden çok belli… harikalar harikası ömer dinçer…
evet az çalışıyorum, sayenizde!

amınıza koyim…

Öğretmene de ceza var!
Bu arada öğrencisine sahip çıkarak, tecavüzcülerin yakalanmasını sağlayan rehber öğretmen E.Y., bu yaşananlardan sonra okula 15 dakika geç geldiği iddiasıyla ’kınama’, müdür yardımcısının odasındaki bilgisayarı kullandığı gerekçesiyle de ’uyarı’ cezası aldı.

düzen”düzen”

“Düzen; insanın insana, ticaretin ticarete, sınıfın sınıfa, ülkenin ülkeye karşı yürüttüğü sürekli savaştır. Düzen, sözcüleri susmak bilmeyen, televizyonda görünmeden, incelikli ve şık tehditlerini her gün yinelemeden edemeyen Ön-leyici Savaş Doktrini’dir.Köyündeki atölyede, üç kuruş karşılığında günde 16 saat 2008 Avrupa Kupası toplarını diken çekik gözlü çocuktur. Düzen, çocuğunu beslemek için kendini satan kadındır. 14 yaşındaki bir kız çocuğunun 80 yaşındaki faşist bir ahlak bekçisine peşkeş çekilmesidir. 100 kilometreye 4 saniyede çıkan otomobilleri biyoyakıtla besleyebilmek için tahıl ekilmeyen topraklardır. Düzen, pirinç yerine bulgur yemenizin salık verilmesi, ensenize vurulup lokmanızın alınmasıdır. Her bir dakikada 5 yaşın altında 12 çocuğu açlıktan öldüren şeydir düzen.Düzen, kutsal piyasalarda birkaç rakamın değişebilmesi için kurak Haiti’nin, Kenya’nın kara insanlarının payına açlığın düşüvermesidir. Kıtlık sanki yeni bir belaymış gibi bu kara haberin size yeni yeni servis edilmeye başlamasıdır. Düzen, kanıksamadır.Düzen; hile, şiddet ve kasaplık yoluyla, aynı ayrıcalıkları sürdürmek üzere aynı bokları yiyecek yeni nesiller yetiştiren, “beyaz”, “saf”, “hijyenik”, dolar milyarderi azınlıktır. Düzen; toplumun değer yargılarındaki çıkarcılıktır. İşsizleri ve yoksulları, işsiz ve yoksul oldukları için en büyük günahkârlar sayan ahlaktır. Kibrin ve ezikliğin ahlakıdır. Mülkiyetin ideolojisidir. Müesses nizamdır”
bu bir alıntıdır..

Evrimi Savunuyorum!

YouTube Preview Image

Rammstein – Völkerball

YouTube Preview Image

Rammstein – Völkerball. Full concert in single video.
Ahoi Tour, 2005, France.

mustafa amca

YouTube Preview Image

Neden BirGün???

Uzun süredir sadece BirGün Gazetesini alıyorum. Ve internette de BirGün ve Bianet her an açık. Bunun nedeni basit. Şu haberi iyi okuyun: ” Bütün herkesin haberi var, ama kimse yayınlayamıyor”

Evet mutlaka birgün…

BELGELER ORTADA, HESAP SORAN YOK
Bu kadar yolsuzluk olur da mücadele olmaz mı? Tabii o da oldu. Çalışanlar hem kendilerine yapılanları hem devletin dolandırıldığını belgeleriyle ispatladı. TCDD’ye, adli makamlara şikâyette bulundu. Hatta yapılanların bir kısmı Show TV, Star TV gibi televizyon kanallarının haber bültenlerine Birgün’e ulaştığı gibi belgeleriyle bile yansıdı. Ama “Ben AKP’liyim, nüfuzlu biriyim. Atlar kavga ederken olan arada kalan eşeklere olur” diyerek çalışanları korkutan Recep Özdemir’den kimse hesap sormadı.

Üstelik Recep Özdemir’in ne denli kollandığı skandal bir şekilde ortaya çıktı. Önder Ödünç isimli çalışan, Cumhurbaşkanlığı’na PTT kanalıyla mektup gönderip patronundan şikayetçi olunca yoğun baskılara maruz kaldı, birkaç ayın ardından da işten atıldı. Çünkü çalışanın gizli kalması gereken mektubu bir şekilde Recep Özdemir’e ulaştırıldı.

 

Kaynak: http://www.birgun.net/workers_index.php?news_code=1327918171&day=30&month=01&year=2012

Hrant İçin, Adalet İçin…

sound of noise

2010 Cannes Altın Ray–Genç Eleştirmenler Ödülü
2010 Austin Fantastic Fest. En İyi Film (Fantastik)
2010 Sitges Mansiyon
2010 Varşova Özgür Ruh Ödülü
Polis memuru Amadeus Warnebring sonunda çılgınlığın pençesine mi düşmüştür, yoksa dünyanın geri kalanı kesin olarak delirmiş midir? Warnebring kariyerinin en zor vakasıyla, müzikal bir soruşturmayla karşı karşıyadır: Şehri orkestra olarak kullanan ve müzikal bir kıyamet “çalan” altı eylemci davulcudan oluşan, ele avuca sığmaz bir çete. Bu vaka müzikten nefret eden kahramanımız için bir işkencedir; ancak son görevi kardeşinin konserini bu ses teröristlerinden kurtarmak olacaktır. Aşk, delilik ve gürültülü davullarla ilgili, kahkahalarla dolu, yaratıcı bir kentsel durum komedisi…

günümüz müziğine anarşik bir bakış. aşağıdaki linkten filmi izleyebilirsiniz!

Sound of Noise

yoksa

sıkkınlıktan mı yoksa sıkılttırılmaktan mı bu haller?
kapatılmalı mı yoksa rehabilite edip topluma yeniden mi kazandırılmalı?
çalıştırılmalı mı yoksa tembel ilan edilip terk mi edilmeli?
yokluk mu yoksa hiçlik mi?
varlığın acısı mı yoksa yokluğun sancısı mı?
az mı yoksa çok mu?
güçlü mü yoksa ezik mi?
kaygı mı yoksa tavır mı?
iki ters bir düz mü yoksa düzlükte hep ters mi?
gerçek mi yoksa gelecek mi?
asabilik mi, tükenmişlik mi yoksaa tüketilmişlik mi?
yoksa gerçekten boşlukta bomboş mu?

end:civ

su hayattır ya hayat su mudur?

musluğumuzu geri verin!

işbirliğine dayalı tüketim

http://www.ted.com/talks/lang/tur/rachel_botsman_the_case_for_collaborative_consumption.html

İnadına Barış….

Her türlü IRKsal faşizme inat….

İnadına barış, inadına kardeşlik….

YouTube Preview Image

Sistem Güncelleniyor! Lütfen Kazığı Çıkartmayınız!!!

Yeni yasa ile dava açmak için önce mahkeme masraflarını yatırman gerek. Başbakan her noktada aynı düşünüyor galiba “sigara içma kardeşim, alkolü az tüket! porche binme fiat’a bin!” sanki porche alabilene koyarmış gibi ÖTV. Doğalgazı az yak, onun yerine seviş 3 çocuk yap hem ısınırsın. Elektriği kullanma, senin  neyine. hem diziler ahlaksızlık kaynağı.(STV-Kanal 7 hariç tabi ki) Kitap alma, zaten AKP’ye oy veriyorsun. o sana ne lazımsa söyler.

sigarayı bıraktım ama en ucuz sigara 6 tl. olmuş diyorlar. marketler zam kesinleşsin diye satmıyorlarmış, bildiğin karaborsa. Tam Türk modeli. Sinekten yağ çıkarmak diye bir söz var, hakkını vermek gerek.

osskur altta ki yazısında haklı.(lan beraber içmedik mi?) haklılığı biraz umutsuzluğundan sanırım. umudu kaybetmek “boşvermişliği” getiriyor. herkeste bu var: “bişey olmaz, boşver” boşvermeyenler için öfke patlaması oluyor. alttaki yazısında ki osskur’un yazdıkları gibi… kaygı hissetmeyen bir halk bizim ki. umrunda değil. en çok kendi iş kolumuz öğretmenler. sözde hak hukuk adalet öğretiyoruz.ama “ötekileştirmenin” en çok yaşandığı kurumların başında geliyor. çünkü en alt yaştan başlıyoruz. bu bitli, çingene, kürt, aidat ödemiyor, fakir….. bir kitle bu kadar mı hareketsiz kütle olur????

diğer bir yazının konusu olmasını düşündüğüm için uzatmayacağım ama:” bir öğretmen nasıl savaştan yana tavır alır?” bilemiyorum……